Mani..



Neden, niçin, nasıl, aaa niye ? demezseniz..

Bir süredir buradayım, ( bir süre mi dedim, tamam itiraf ediyorum, uzun bir süredir)

okumak isterseniz :)

www.hayatinortasinda.blogspot.com

gülümse yeniden..



Başka bir zamanı mı bıraktık geride,
İçimizde ki
o ince sızıyı da saklayarak.

Vedalar değildi ki
en çok acıtan..

Eskisi gibi ol-a-mamaktı
Korkutan.

Hüzün Renkli Kız / Susan Vreeland

İncecik bir kitabın, anlattıklarının bu kadar derin olduğuna inanamıyacaksınız. Sabah kitabın son satırlarını okuyup, kapağını kapattığımda..bir burukluk hissettim içimde. Severek okunan bir şiir gibi, bir kez daha ve tüm duyularım açık olarak, yeniden okuycam. Aşağıdaki yazı o kadar güzel anlatmış ki kitabı, eklemek istedim.

Ve MT'ye sevgilerimle..


Dünyayı dolaşan hüzün

Susan Vreeland 'Hüzün Renkli Kız'da, ressam Vermeer'in tablosunda yola çıkarak 'hüznün' anatema olduğu hikâyeler anlatıyor. Yazar dünyayı algılayış şeklini sanata dönüştürmenin büyülü yolunu gösteriyor

07/04/2006 (522 defa okundu)

ROZERİN BOLLUK (Arşivi)

Hüzün, sanatın her alanında çok eskiden beri önemli bir tema olmuştur. Türk ve dünya literatüründe daha çok da aşka yakıştırılmıştır hüzün. Aşkta da daha çok kadına.
Hüznün rengi nedir size göre bir düşünün? Kokusu da var mı hüznün, tadı acı mıdır? Bana göre hüznün hem kokusu, hem rengi, hem tadı vardır. Acıya benzemez, ölüme benzemez, ayrılığa benzemez, sevince benzemez, ihanete benzemez onun rengi. Kendine özgüdür. Bağırmaz, çığlık atmaz, kahkahası yoktur, tırmalamaz, kimseyi rahatsız etmez. Talepkâr değildir. Biraz siliktir ama fark edilir. O etkileyicidir. 'Sümbülî'dir hüznün rengi. Onun rengini fark etmek için yılların geçmesi gerekir. Hüzün ve hüznün o sümbülî rengi. Hüznü yaşadığınızda baktığınız her yerde o külhani duruşlu hoş sümbüller, mavinin her tonunda, öyle kaskatı, dimdik durur karşınızda. Hüzün geçip gidecek bir demdir hayatınızdan bilirsiniz. Onun ömrü de sümbülün ömrü gibidir.
Ünlü ressam Vermeer'in fırçasından çıkan tabloda da hüznün rengi 'sümbülî'dir. Susan Vreeland, Hüzün Renkli Kız romanını Vermeer'in tablosundan yola çıkarak kaleme alır. Tabloda kısa, mavi bir iş gömleği ve pas rengi bir etek giymiş genç bir kız, açık bir pencerenin önündeki masada yan dönmüş oturuyor. Gözleri inci tanesi gibi. Odanın içine dökülen güneş ışınlarının ılıklığıyla nemlenmiş bir boyun. Balmumundan yapılmış gibi duran o elleri. Henüz zulmün ya da bilgeliğin izlerini taşımayan eşsiz profili. Resme hâkim olan sümbülî bir hüzün, kızı baştan ayağa boyuyor ve Vermeer'in fırçasından çıkmış hüzün renkli kızı yaratıyor.

Kaderinden bir parça Tablodaki hüzün renkli kız, Hollanda topraklarında elden ele dolaşır. Dolaşırken de kendi kaderini de, duvarlarında asıldığı evlerde yaşayan insanların kaderleriyle örer. Geçmişiyle hesaplaşan bir adamın, hiçbir şeyi olmayan ama kalbi sevgiyle dolu bir kadının, çaresiz bir genç kızın ve önyargıların kurbanı iki aşığın acılarına ortak olur tablo. Duvarlarına tabloyu asanlarda, onun kaderine ortak olur. Tablodaki kızda kendilerini bulur ve ona tutkuyla bağlanırlar. Ama hiçbir zaman onu ellerinde tutamazlar. Hüzün renkli kız gibi, ona ebediyen sahip olmayan insanlar da özlemin ve acının çerçevelediği bir sona doğru sürüklenirler. Şiirsel parçalar, boyalar, kelimelerle oluşturulan sahneler ya da doğanın gözlemlenmesi Vreeland'ın yazdıklarında bir araya gelir.
Okuduğunuz eserde, kullanılan dilin, karakterlerin psikolojik derinliklerini, farklı temaların keşfini, hayat, ölüm, sadakat, aşk ve sanatı zenginleştirdiğini fark edersiniz. Hüzün Renkli Kız duvarına asıldığı her eve kaderinden de bir parça verir.
Yıl 1940. Hannah ve elmas ticaretiyle uğraşan babası yaptıkları bir gezinti sırasında bir müzayededen alırlar tabloyu. Müzayedede bazı ailelerin göçmenlere yardım için bağışladıkları tablolar, vazolar ve mücevherler satılmaktadır. Tabloyu gördüğü anda göğsü heyecanla kabarır. Resimdeki kızın yüzü neredeyse ışır gibidir. O mavi gözleri yanakları, dudak kıvrımları, hepsi ışıl ışıl ve parlaktır; ondan yayılan ışık dosdoğru Hannah'ın üzerine düşer. Orayı dolduran herkesten daha gerçek görünür kız. "Cam kenarındaki oturan kızın yüzündeki bakış, birini bekler gibi. Sonra eli ne kadar narin. Öpülmeyi bekler gibi." Tıpkı Hannah'ın, babasının ilk sevdiği kızı bir ormanda avucundan öpmesi gibi.
Sevdiği ilk kadın Hayat oyunlardan mı ibaret? Bazen oynamaya çalıştığımız oyunlar aslında dönüp bizi mi vuruyordu Laurens gibi. Laurens sevdiğini ormandaki incir ağacının altında bir kez avucundan öpmüştü. O ilk sevdiği kadını eşine anlattığında şöyle der; "Aptalın tekiydim. Kararlaştırdığımız bir buluşmaya gitmedim. Onun gözüne daha bir başına buyruk görüneyim diye, herhalde... Beni özlemesini sağlamak için, aslında onu özleyen ben olduğum hâlde. Aradan bir süre geçtikten sonra onu görmeye gittiğimde, Zandvort'tan ayrılmış, annesi ve babasına gittiği yeri bana söylememelerini tembihlemişti." Tablodaki hüzün renkli kız, duvarına asılı olduğu Laurens'in hayatına işte böyle sızıyordu. Her gün baktığı tabloda, ilk sevdiği kadını, pişmanlığını, neden ve niçinlerini tekrar tekrar yaşıyordu.
Susan Vreeland bir röportajında, ressam olarak neden Vermeer'i seçtiğini şöyle anlatır: "Vermeer'in tablolarındaki kadının imgeleri, tıpkı benim gibi, evlerinin içinde öyle bir anda resmedilmiştir ki, ifadelerden duygu ve düşünceleri açık seçik okunabilmektedir. Bu da benim resimlere nüfuz etmeye çalışırken kendi belirsiz koşullarını anlamlandırmama yardımcı olur. Bu kadınlarda bana Wordsworth'un şu dizelerini hatırlatan bir dinginlik buldum: 'Ancak, mutluluk ve uyumun gücüyle dinginleşmiş bir gözle bakarsak görebiliriz hayatı ve içindekileri.' Vermeer'in pencereden süzülen karakteristik bal rengi ışığı bir yandan kadınların yüzlerini yıkarken, diğer yandan arka plana özenle yerleşmiş nesneleri belirginleştirir." Vreeland'ın Hüzün Renkli Kız'ını okurken ünlü ressam Vermeer'in eserleri konusunda da bilgi sahibi oluyorsunuz. Onun resimlerindeki, elde boyanmış bir pencere kanadının solgun renklerini, kürk yakalı ipek bir kadın ceketini, el dokuması bir Türk halısının tüylü yüzeyini, elde çizilmiş bir duvar haritasında olduğu gibi nesnelere hayranlığını keşfedersiniz. Onlara bir çağrışım yüklerken toprak bir testi, bir somun ekmek, bir dikiş sepeti, yuva ve aileyi akla getiren dünyaya yolculuk edersiniz.
"Dokuz yaşındayken, bir manzara ressamı olan dedem, renkleri karıştırmayı öğretmişti bana" diyor Vreeland bir söyleşisinde. "Güçlü avuçlarıyla benim minicik elimi kavramış ve dokulu suluboya kâğıdında bir zambak belirene dek sihirbaz gibi fırçayı hareket ettirmişti. Tarih boyunca kim bilir kaç genç kız kendilerine böyle bir şey öğretilmesini istemiş ama bunun yerine çamaşır yıkayıp sökük dikmek zorunda kalmıştır acaba?"
Kitapları yirmi beş dile çevrildi Yetişkin bir kadın olarak, Vreeland, dünyayı algılayış şeklini sanata dönüştürmenin kendince büyülü bir yolunu bulur. 1980'lerde lisede İngilizce dersleri verirken bir yandan da yazmaya, dergilerde makaleler, kısa hikâyeler yayımlamaya başlar. Bunları, ilk romanı olan What Love Sees izler. 1996 yılında hastalanarak öğretmenliği bırakır, tedavi görmeye ve kurgusal Vermeer tablosu hakkında öyküler yazmaya yönelir. Bu öyküler bir araya gelerek Hüzün Renkli Kız romanı oluşturur. Bu romanından sonra uluslararası üne kavuşan Sveerland, art arda kitaplar yayımlayarak bu ününü pekiştirir. İki kez Theodore Geisel Award ödülünü kazanan Susan Vreeland'ın kitapları aralarında Türkçenin de bulunduğu yirmi beşten fazla dile çevrilir.
"Eğer o tablo benim olsaydı, kızın gömleğinin mavisini daha iyi ortaya çıkaran, mavi kadifeden bir koltuğun üstüne asardım. Solmaya başlamış o sümbüllerin uçuk mavisiyle değil de, daha yeni açtıkları zamanki nefis renklerini verirdim. Eğer bir kızım olsaydı, sadece taze sümbül ve lale renklerinden giydirirdim onu."

:(



'Sen Musa'nın çocuğu olamazsın!'

'Bu, Senin Kitabında da Yok'


( Minibüsle geçerken bir afişte okudum, aklımda kaldığı kadarı ile yazdım)

30-Aralık..



Sevgili Bebek
Bu sana yazdığım ilk mektup.
Bebeklerin annelerini seçtiklerine dair bir yazı okumuştum vaktiyle bir dergide. Gülüp geçmiştim o zamanlar. Ama artık pekala mümkün geliyor bu fikir. Gökyüzünde melekler yan yana oturup kainatın koca kataloğundan anneni seçerken düşlüyorum seni. Önünde kocaman bir kitap açık duruyor. İçinde renk renk fotoğraflar. Her bir fotoğrafın altında kısa tanıtım bilgileri. Melekler sabırla çeviriyor sayfaları. Sen alıcı gözle bakıyorsun tek tek tüm adaylara.

“Bu değil..” diyorsun. “Yok bu da değil..”
Ne doktorlar, ne mühendisler, ne ev hanımları, ne iş kadınları geçiyor gözünün önünden. Geçit töreni gibi. Hiçbirine alaka duymuyorsun. Oysa oldukça iddialı anne adayları var içlerinde. İşini iyi yapan, sevgi dolu ve hayli marifetli kadınlar bunlar. Sen gene de oralı olmuyorsun.

Derken yeni bir sayfa açıyor yanındaki tombul melek ve benim resmim çıkıyor karşına. İyi bir fotoğrafım değil bu. Saçlarımı beceriksizce toplamışım. Makyajım da çalakalem, bir gözüme bir gözümden daha çok far sürmüş, gene taşırmışım. Üzerimde kat kat soğan kıyafetlerim. Altında tanıtım bilgilerim. Muhtemelen şöyle yazıyor:

"Kafası karışık, hayatı düzensiz, henüz tam olarak kendini bulamamış, arayış halinde. Yazar.Edebiyatçı."

Sen minicik parmağını benim resmime doğru sallayarak,
“Hah, bak bu eğlenceli olabilir..” diyorsun meleğe. “Şuna biraz yakından bakayım.”
Nasıl ve niye kâinatın onca başarılı anne adayı arasından beni seçtiğini bilmiyorum. Belki de çılgın bir kızsın sen. Dört dörtlük bir anneyi sıkıcı buluyorsun. Ya da beni benden iyi tanıyorsun şimdiden. Bendeki potansiyeli görüyorsun. Eksiklerimi, zaaflarımı aşmama, hatalarımı düzeltmeme yardım edersin. Rehberim olursun, en güzel öğretmenim.

Dedim ya, niye nasıl beni seçtiğini bilemiyorum. Ama bir şeyi bilmeni istiyorum:
Sana müteşekkirim. Seçiminle onurlandım. Gururlandım. İnşallah hayatta hiçbir zaman, “Ulan o koskoca katalogdan bula bula bunu mu bulmuşum. Başka birini seçseydim keşke..” dedirtmem sana. Seni mahcup ederim diye ödüm patlıyor.
Sabırsızlıkla gelişini bekleyen annen Elif.”
Elif ŞAFAK/ Siyah Süt

Not : İyi ki doğdun kızım, iyi ki varsın..

Kadından Kentler / M.Mungan



Biliyordum, dinlediğimiz uzaklar aynı değildi. O geçmişi, ben geleceği dinliyordum. İçinde yaşadığımız zamanın kulak kabarttığımız uzakları bile farklıydı. Bir tek kalplerimiz yakındı onunla ve ben diğer birçok şeyi önemsizleştiren bu yakınlığı yıllar geçtikçe daha çok anlayacaktım. Zaten hep öyle olmaz mı? Hayat demek, biraz da zamanında anlamadıklarımıza karşı duyduğumuz pişmanlıklar demek değil midir?
**
İnsan ilişkilerinde sözler, davranışlar kadar sessizlikleri kullanmanın önemini de ondan öğrendim; hem de hiç farkında olmadan.
**
Böyle zamanlarda tartışmayı alevlendirmez, laf anlatamayacağını bildiği bu çeşit durumlarda hep yaptığı gibi, geri çekilerek karşı tarafın sakinleşmesini beklerdi.
**
Sonradan çok düşündüm: Madem insanların gerçekleri değişiyordu, neden içinde yaşadıkları değil, yaşamayı seçtikleri geçmiş zaman parçası kendi gerçekleri olmasındı? Vazgeçmenin mutluluğu, anımsamanın, yalnızca anımsamanın mutluluğu yok muydu? Bütün bu soruların derinleştirdiği, gerçeğe ve zamana açılan kapılar benim içimde de açıldığında, artık oyanımda yoktu. Bunları konuşabileceğim kimse yoktu. Bana kendi kendimle konuştuğum geniş bir zaman kaldı.
**
Gerçekte duyguları göründüğü kadar sahte olmayabilir; ama bazı kadınlarda samimi olanla olmayan yıllar içinde o kadar iç içe geçmiştir ki, sahici duygularını bile yapmacıklıkla ifade ederler; ayırt edemezsiniz.
**
Hayatlarındaki hemen her şeyi ucuza getirmeyi bilenlerin küçük, çapsız kurnazlık oyunlarıyla ağızdan laf almaya çalışıyordu.
**
Ne buluyorsun ki, böyle şehir şehir dolaşmakta? diyenlere, “her şehrin fırınının ekmek kokusu farklıdır” diye karşılık verirdi. “her ekmeğin hikâyesi farklıdır.” Hayat Hanım’ın böyle içli puslu sözlerine alışıktılar. Böyle zamanlarda anlamaktan çok hissetmeye çalışarak dinlerlerdi onu.
**
Yüreklerinin ta en derinine esen rüzgârın ayaklandırıp havalandırdığı, adını koydukları ya da koyamadıkları ürküntülerin, belirsizliklerin tekrar eski, dilsiz kuytularına çekilmesi, dünyanın onlar için yeniden tanıdık bir yer olması için rüzgârın kesilmesini, fırtınanın dinmesini ümit ediyorlar.

Not: Kitapla ilgili güzel bir yorum..eklemek istedim.


İzin Verme..







Isıtan bir güneş bekliyor seni dışarıda

tüm gölgelerin ardında.

Ve çiçeklenmiş ağaçlar

kokularını sana sunuyorlar
renklerini sana.


Umutlarına sarınarsan
kaybolup gidecek korkuların..

İzin verme..

Kimsenin
h i ç kimsenin
seni
kötü hissettirmesine
kötüye sevketmesine

İzin verme..


vv.Haziran 2008



Bir Günün Ardından..

Avrupa Yakası'nın son bölümlerinde çok sevdiğim bir karakter var Dursun:) Onun çok sık kullandığı gibi "bugün..bugün olmazsa, cumartesi..bu cumartesi olmadı, bayramdan sonra..yok o bayrama yetişemedik, bu da, şu da geçsin" diyerekkk. Nerede ise 1 senedir planlanan, istenen ve beklenen buluşmamızı/görüşmemizi, nihayet geçtiğimiz cumartesi günü gerçekleştirdik. Yazılardan, maillerden, birbirimizle yorumlaşmalardan tanıdığımız "blog arkadaşlarımız" kafamızda çizdiğimiz şekillerden sıyrılıp, bir insana dönüşüverdiler:)




Sakin, mütevazi, ıssız Anadolu'ya davet ettik onları, küçük hanımlarda bizlerle olacağı için:) Ortamının çok sıcak ve hoş olduğunu düşündüğümüz Karamela Cafe'nin çeşidi bol kahvaltı tabağı, büyük bardaklarla masamıza gelip-giden çaylar eşliğinde konuşmalara daldık. Çok konuşmuş olmamıza rağmen, kelimeler anlatmak,açıklamak karşılıklı öğrenmek istediklerimize yetemediği için..bir doymamışlık, damakta hoş bir keyifle devam ettik günümüze..

Gelirken bizler için hazırlamış oldukları incik-boncuklara karşı elimiz boş gitmek olmaz diyerek..yanda görüldüğü üzere, romantik yazılarına fon teşkil etmek üzere cam mumlukları seçtik. Foto'ları çeken kişi benim. Yüzüğünü başarılı bir şekilde çekmeye çalıştığım ise Jto, yan cepheye sıkışmış olan Nilüferhan. Eee bi de böyle bir sorun vardı, konuşurken blogcu isimlerimizle birbirimize seslenip durduk:) Benim için sorun değildi tabii ki, her yerde vili iken ;)



Derken sevgili Jto, Nilüfer'le bizler için hazırlamış oldukları, yan tarafındaki poşetleri uzattı. Hani aman, nedir bu abartma şimdi canım diye burun kıvıranlar olabilir:) Yapılan inceliğe, emeğe ve özene burada yazmak dışında nasıl teşekkür edeceğimizi bilememek aslında, şu an anlatılan. İlk verdiği paket kağıdından simli maske ve kitap ayraçları çıktı. Blogunda sık sık gördüğüm, beğendiğim için çok sevindim. Kendisinin yaptığını öğrenince, Mel kutuyu açmaya başlamışken ben hâlâ ayraçlara sevinçle bakıyordum:)

Kutuda ki her şeyin tek tek bir açıklaması vardı. O bize kalsın diyorum:) Süpriz yumurtalarımızı ise daha yolda kızlar "yiyelim" diye tutturdukları için, foto'da yerleri boş kaldı. Araya bayram girince, bilgisayar başında zaman geçirme şansım olmadığı için, cd'yi hemen izleyemedim. Sessiz, sakin bir gece, kupamda ki nescafemi içerken, gözlerim hafifçe nemlenerek izledim:) Siyah-beyaz fotoğraflar üzerinde satır satır geçen şiirlerimi okudukça, sevindim de, hüzünlendim de işte...içten teşekkürler, tekrar.
Siz ne kadar samimi olarak varsanız, karşınızda ki de o kadar samimi olarak var! Değilseniz...hissediliyor:) gibi okuyunca hafif cümlelerle mana içermiyor gibi gözüken, arka planda çok anlamlı bir cümle ile nokta koymak istedim.
Not: Kısa şiirler yazıyor olmam çok isabetli bir seçim olmuş, düz yazı yazarken yazının sonunu getiremiyecek kadar çenem düşebiliyormuş :)


Not2 : Maskeleri taktığımızda Jto foto'larımızı çekti ki, çok çok güldük halimize :) Onlar yarın-öbür gün aleyhimizde delil olmak üzere, bloglara yansımadan onda kalıcak:))


Not3 : Kutunun olduğu fotoğraftaki Nestle çikolatayı, Nilüfer çocuklar için getirmişti. Bizler de birer parça yedik :)

Söz -ler-



Söyleyemediklerim değil
söylemediklerim var!

içimden geçen mi ?
değil

taşan her zaman..

ağızdan yavaşça dökülünce
söylenmiş olması ile tüketilecekmiş gibi gelen

duyulunca
yok olur gibi gelen / yok olur mu yada ?
değil

sızı gibi hep kalan
söz olup
kelime olup
cümle olup
değil

sakin akan bir nehir gibi
akıp giden

akıp giden

kendi yatağında..

vv. 19.07.2007

Not: Tanıyan-tanımayan, bilen-bilmeyen, okuyan herkese güzel bir bayram dilerim :)

Tek Bir Cümle, Koca Bir Dünya



Kırmızı Gün'lük, beenmaya'dan :)




Kimsenin mimlenmediği okuyanların devam ettirdiği bir oyun.


Oyunun Kuralları

•Kendinize en yakın kitabı alın.

•Sayfa 56’yı açın. 5. cümleyi bulun.

•Cümleyi bu kurallar ile birlikte yayınlayın.

•En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyin, en yakınınızdakini alın.
.
Çantamda okumaya devam ettiğim kitabın 56.ncı sayfasını ve 5.cümleyi merakla açtım. Bana ne diyecek diye düşünerek..
.
Murathan Mungan..Kadından Kentler
"Bu sessizlikten içini yatıştıracak bir dinginlik duygusu almayı umdu."

Piraye / Canan TAN




Yazdığı şiirlerin kendinden önce gelmesi, hoşuna gitmiyor haliyle. Sıralamada yaptığım hatanın sıkıntısıyla biraz mahcup, bakıyorum. Onu şiirlerinden soyutlarsam, benim için ne ifade edeceğini irdelemekten kendimi alamıyorum.
**
Her ne olursa olsun; benliğimi sarmalayan o eşsiz büyünün, ince tül perdesini yırtıp, beni görmekten kaçındığım gerçeklik dünyasına taşımasından hoşnut değilim.
**
Karşımda içi kurumuş; hiç değilse dışını yeşil tutmaya, bedeninde oluşan derin boşluğa karşın ayakta kalmaya çabalayan, yüzlerce yıllık bir ağaç var sanki.
**
Duygusal dünyamda değişen pek bir şey yok aslında. Şiir yürekli bir Piraye..Yaşam boyunca da böyle kalacak. Ama artık, tek bir şiirn peşinde koşmayacak kadar büyüdü. Dizelerini yüreğinde taşımayı öğrendi.
**
Bu söylediğin neye benziyor, biliyor musun? Billur, kırılgan, el sürmeye kıyılamaz güzellikte bir köşk düşün..
Doğduğun günden bu yana, yavaş yavaş, her seferinde küçük bir billur tanesi ekleyerek; emekle, sabırla oluşturduğun, göz kamaştırıcı güzellikte bir köşk..Ve sen bunu bir anda yerle bir etmeye karar veriyorsun. Geride kalacak enkazı diriltmeye gücün var mı? Aynı görkemdeki bir köşkü yeniden inşa etmek olası mı?
**
Can havliyle yarattığım minik çentiklerimin, içine düştüğüm çözümsüzlük dehlizinden çıkmamı sağlayacaklarından emin değilim. Ama, karanlığın ucunda beliriveren, güneş doğumu öncesinin gölgeli aydınlığını çağrıştıran cılız ışığa, sürünerekte olsa ulaşmak zorundayım.
**
Yaşamak..Yosun gibi, ot gibi…Ya da yediveren gülleri kıskandıracak verimlilikte. Her yönüyle, yalnızca beni ilgilendiren bir kavram.

Piraye / Canan TAN

http://kitap.antoloji.com/piraye-kitabi/

Bir Ses..




Huzur....

Bir ağaç gölgesinde midir?

Yeşil bir dalda,
rüzgarla hafif hafif ama ahenkle sallanan.

Yada kuş cıvıltıları dolu bir orman içinde,
kaybolmak...

Öyleyim..

Kendi içimde.
vv. 29/8/2007



SON



KELİMELER / İM

Ansızın,
Ortalara dökülen / dağılan..
Yuvarlanıp ahenkle ama telaşla kaçan,
Uzaklara..
Boncuklar değil,
Kelimeler / im..
Ki peşisıra benden kaçışlarına bakıp,
yakalamak değil amacım…

Yine de,
Avucuna aldıkların benim,
Yüreğinde tuttukların senin olsun..

Bir anlamı varsa…


vv. 19/02/2008

Not : "Hiç kimseye değil seslenişim. Sadece şahsıma.... " diyerek başlamıştım. Bazen " dışarı çıkmaya çalışan hüzne inat", bazen güne inat, gündelik telaşlara inat, kelimelerimle Gülümse'dim..Tanıdım sizi, tanıdınız beni..Şimdi bloga veda zamanı :)

Bir Fotoğraf'tan yola çıkarak..



Sabah okudum Velena'nın yazısını. Sevdim, her zaman içtenlikle yazdığı için. Ve bu akşam üzeri yaşadığım küçük bir tatsızlık..son satırları konusunda, haklı olduğunu hatırlattı bana.

"Artık, hayatta beni biraz da olsa üzecek gibi olan biri ile karşılaşırsam incinmeden, incitmeden işi iyi arkadaşa vardırmadan sonlandırmayı tercih ediyorum. Bu insanları sevmediğimden değil, saymadığımdan asla değil. Artık eskisi kadar çok kuvvetli biri değilim."

Güzel bir yazı..Okumanızı isterim.

http://velenapruva.blogcu.com/arkamdaki-dilsiz-sirdas-arkadas_26241871.html

Benim bu fotoğrafı kullandığım şiir ise ;
http://vili.blogcu.com/aydinlik-neyin-oluyor-senin_18650481.html

Sen'le Söyleşi / 2



Saatler henüz sana varmadı.
Ne an lar kucakladı seni,
Ne kollarım.
Boşluğu sarmak yerine…
**
Gidişin üzerinden kaç sabah geçti,
Kaç özlemli düşüncenin öznesi oldun,
Bilmedin ki hiçbir zaman..
**
Yokluğun değildi büyüyen,
Yokken anlamlaşan varlığındı,
Aradığım.
Belki sığındığım.
Kaçıp kaçıp yaşamın kuytularından,
Saklandığım…
**
Gidişinde takılı kaldı zamanın tik takları..
Unutulmayan filmden
akılda kalan bir kare gibi,
Son bakış.
Son dokunuş.
Ve son…
**
Saatler henüz sana varmadı.
**
Varır mı bilmem…

vv.26.11.2007

hit counter
web statistics
 
GÜLÜMSE - by Templates Novo Blogger