Hüzün Renkli Kız / Susan Vreeland

İncecik bir kitabın, anlattıklarının bu kadar derin olduğuna inanamıyacaksınız. Sabah kitabın son satırlarını okuyup, kapağını kapattığımda..bir burukluk hissettim içimde. Severek okunan bir şiir gibi, bir kez daha ve tüm duyularım açık olarak, yeniden okuycam. Aşağıdaki yazı o kadar güzel anlatmış ki kitabı, eklemek istedim.

Ve MT'ye sevgilerimle..


Dünyayı dolaşan hüzün

Susan Vreeland 'Hüzün Renkli Kız'da, ressam Vermeer'in tablosunda yola çıkarak 'hüznün' anatema olduğu hikâyeler anlatıyor. Yazar dünyayı algılayış şeklini sanata dönüştürmenin büyülü yolunu gösteriyor

07/04/2006 (522 defa okundu)

ROZERİN BOLLUK (Arşivi)

Hüzün, sanatın her alanında çok eskiden beri önemli bir tema olmuştur. Türk ve dünya literatüründe daha çok da aşka yakıştırılmıştır hüzün. Aşkta da daha çok kadına.
Hüznün rengi nedir size göre bir düşünün? Kokusu da var mı hüznün, tadı acı mıdır? Bana göre hüznün hem kokusu, hem rengi, hem tadı vardır. Acıya benzemez, ölüme benzemez, ayrılığa benzemez, sevince benzemez, ihanete benzemez onun rengi. Kendine özgüdür. Bağırmaz, çığlık atmaz, kahkahası yoktur, tırmalamaz, kimseyi rahatsız etmez. Talepkâr değildir. Biraz siliktir ama fark edilir. O etkileyicidir. 'Sümbülî'dir hüznün rengi. Onun rengini fark etmek için yılların geçmesi gerekir. Hüzün ve hüznün o sümbülî rengi. Hüznü yaşadığınızda baktığınız her yerde o külhani duruşlu hoş sümbüller, mavinin her tonunda, öyle kaskatı, dimdik durur karşınızda. Hüzün geçip gidecek bir demdir hayatınızdan bilirsiniz. Onun ömrü de sümbülün ömrü gibidir.
Ünlü ressam Vermeer'in fırçasından çıkan tabloda da hüznün rengi 'sümbülî'dir. Susan Vreeland, Hüzün Renkli Kız romanını Vermeer'in tablosundan yola çıkarak kaleme alır. Tabloda kısa, mavi bir iş gömleği ve pas rengi bir etek giymiş genç bir kız, açık bir pencerenin önündeki masada yan dönmüş oturuyor. Gözleri inci tanesi gibi. Odanın içine dökülen güneş ışınlarının ılıklığıyla nemlenmiş bir boyun. Balmumundan yapılmış gibi duran o elleri. Henüz zulmün ya da bilgeliğin izlerini taşımayan eşsiz profili. Resme hâkim olan sümbülî bir hüzün, kızı baştan ayağa boyuyor ve Vermeer'in fırçasından çıkmış hüzün renkli kızı yaratıyor.

Kaderinden bir parça Tablodaki hüzün renkli kız, Hollanda topraklarında elden ele dolaşır. Dolaşırken de kendi kaderini de, duvarlarında asıldığı evlerde yaşayan insanların kaderleriyle örer. Geçmişiyle hesaplaşan bir adamın, hiçbir şeyi olmayan ama kalbi sevgiyle dolu bir kadının, çaresiz bir genç kızın ve önyargıların kurbanı iki aşığın acılarına ortak olur tablo. Duvarlarına tabloyu asanlarda, onun kaderine ortak olur. Tablodaki kızda kendilerini bulur ve ona tutkuyla bağlanırlar. Ama hiçbir zaman onu ellerinde tutamazlar. Hüzün renkli kız gibi, ona ebediyen sahip olmayan insanlar da özlemin ve acının çerçevelediği bir sona doğru sürüklenirler. Şiirsel parçalar, boyalar, kelimelerle oluşturulan sahneler ya da doğanın gözlemlenmesi Vreeland'ın yazdıklarında bir araya gelir.
Okuduğunuz eserde, kullanılan dilin, karakterlerin psikolojik derinliklerini, farklı temaların keşfini, hayat, ölüm, sadakat, aşk ve sanatı zenginleştirdiğini fark edersiniz. Hüzün Renkli Kız duvarına asıldığı her eve kaderinden de bir parça verir.
Yıl 1940. Hannah ve elmas ticaretiyle uğraşan babası yaptıkları bir gezinti sırasında bir müzayededen alırlar tabloyu. Müzayedede bazı ailelerin göçmenlere yardım için bağışladıkları tablolar, vazolar ve mücevherler satılmaktadır. Tabloyu gördüğü anda göğsü heyecanla kabarır. Resimdeki kızın yüzü neredeyse ışır gibidir. O mavi gözleri yanakları, dudak kıvrımları, hepsi ışıl ışıl ve parlaktır; ondan yayılan ışık dosdoğru Hannah'ın üzerine düşer. Orayı dolduran herkesten daha gerçek görünür kız. "Cam kenarındaki oturan kızın yüzündeki bakış, birini bekler gibi. Sonra eli ne kadar narin. Öpülmeyi bekler gibi." Tıpkı Hannah'ın, babasının ilk sevdiği kızı bir ormanda avucundan öpmesi gibi.
Sevdiği ilk kadın Hayat oyunlardan mı ibaret? Bazen oynamaya çalıştığımız oyunlar aslında dönüp bizi mi vuruyordu Laurens gibi. Laurens sevdiğini ormandaki incir ağacının altında bir kez avucundan öpmüştü. O ilk sevdiği kadını eşine anlattığında şöyle der; "Aptalın tekiydim. Kararlaştırdığımız bir buluşmaya gitmedim. Onun gözüne daha bir başına buyruk görüneyim diye, herhalde... Beni özlemesini sağlamak için, aslında onu özleyen ben olduğum hâlde. Aradan bir süre geçtikten sonra onu görmeye gittiğimde, Zandvort'tan ayrılmış, annesi ve babasına gittiği yeri bana söylememelerini tembihlemişti." Tablodaki hüzün renkli kız, duvarına asılı olduğu Laurens'in hayatına işte böyle sızıyordu. Her gün baktığı tabloda, ilk sevdiği kadını, pişmanlığını, neden ve niçinlerini tekrar tekrar yaşıyordu.
Susan Vreeland bir röportajında, ressam olarak neden Vermeer'i seçtiğini şöyle anlatır: "Vermeer'in tablolarındaki kadının imgeleri, tıpkı benim gibi, evlerinin içinde öyle bir anda resmedilmiştir ki, ifadelerden duygu ve düşünceleri açık seçik okunabilmektedir. Bu da benim resimlere nüfuz etmeye çalışırken kendi belirsiz koşullarını anlamlandırmama yardımcı olur. Bu kadınlarda bana Wordsworth'un şu dizelerini hatırlatan bir dinginlik buldum: 'Ancak, mutluluk ve uyumun gücüyle dinginleşmiş bir gözle bakarsak görebiliriz hayatı ve içindekileri.' Vermeer'in pencereden süzülen karakteristik bal rengi ışığı bir yandan kadınların yüzlerini yıkarken, diğer yandan arka plana özenle yerleşmiş nesneleri belirginleştirir." Vreeland'ın Hüzün Renkli Kız'ını okurken ünlü ressam Vermeer'in eserleri konusunda da bilgi sahibi oluyorsunuz. Onun resimlerindeki, elde boyanmış bir pencere kanadının solgun renklerini, kürk yakalı ipek bir kadın ceketini, el dokuması bir Türk halısının tüylü yüzeyini, elde çizilmiş bir duvar haritasında olduğu gibi nesnelere hayranlığını keşfedersiniz. Onlara bir çağrışım yüklerken toprak bir testi, bir somun ekmek, bir dikiş sepeti, yuva ve aileyi akla getiren dünyaya yolculuk edersiniz.
"Dokuz yaşındayken, bir manzara ressamı olan dedem, renkleri karıştırmayı öğretmişti bana" diyor Vreeland bir söyleşisinde. "Güçlü avuçlarıyla benim minicik elimi kavramış ve dokulu suluboya kâğıdında bir zambak belirene dek sihirbaz gibi fırçayı hareket ettirmişti. Tarih boyunca kim bilir kaç genç kız kendilerine böyle bir şey öğretilmesini istemiş ama bunun yerine çamaşır yıkayıp sökük dikmek zorunda kalmıştır acaba?"
Kitapları yirmi beş dile çevrildi Yetişkin bir kadın olarak, Vreeland, dünyayı algılayış şeklini sanata dönüştürmenin kendince büyülü bir yolunu bulur. 1980'lerde lisede İngilizce dersleri verirken bir yandan da yazmaya, dergilerde makaleler, kısa hikâyeler yayımlamaya başlar. Bunları, ilk romanı olan What Love Sees izler. 1996 yılında hastalanarak öğretmenliği bırakır, tedavi görmeye ve kurgusal Vermeer tablosu hakkında öyküler yazmaya yönelir. Bu öyküler bir araya gelerek Hüzün Renkli Kız romanı oluşturur. Bu romanından sonra uluslararası üne kavuşan Sveerland, art arda kitaplar yayımlayarak bu ününü pekiştirir. İki kez Theodore Geisel Award ödülünü kazanan Susan Vreeland'ın kitapları aralarında Türkçenin de bulunduğu yirmi beşten fazla dile çevrilir.
"Eğer o tablo benim olsaydı, kızın gömleğinin mavisini daha iyi ortaya çıkaran, mavi kadifeden bir koltuğun üstüne asardım. Solmaya başlamış o sümbüllerin uçuk mavisiyle değil de, daha yeni açtıkları zamanki nefis renklerini verirdim. Eğer bir kızım olsaydı, sadece taze sümbül ve lale renklerinden giydirirdim onu."

5 Comments:

Maviye Yolculuk said...

Çok teşekkürler bilgi için. Hemen listeye eklendi...Sevgiler...

Bızbız ve Bıtbıt Bir Hayat Hikayesi said...

ben listeye ekleyemedim ama genel kültür adına haneme yazdım :) teşekkürler ;)

IHLAMUR said...

Vili iyi misin? Yoksun görünürlerde...

vili said...

Ihlamur, buralardayım :)
Ay sonu itibari ile şirketimiz kapandığı için..bilgisayarı, işleri temizlemek, yeni iş arayışları derken, blogları dolaşamaz oldum. Aslında okuyamıyorum, dikkatimi veremiyorum sanırım:)

Hüseyin Soykök said...

Hüzün..

Hüzün aslında bende yarı ölümü yarı yalnızlığı temsil eder..Bence hüznün rengi gridir..Yada bulutlu bir gökyüzünü simgeler..
Hüzün..
İnsan olduğumuzu anladığımız vakitlerdir..
Hüzün..
Olgunlaşmanın ilk adımıdır belki..
Hüzün..
Hayat karşısında pervasızca akıp giderken bir an nereye doğru yolculuk ettiğimizin anlık farkındalığıdır..
Hüzün..
Sevdiklerimizi yitirdiğimizde içimizde kalan sürekli bir boşluktur. (Tıpkı çekilmiş bir diş gibi)
....

hit counter
web statistics
 
GÜLÜMSE - by Templates Novo Blogger